Sınırlar arasında – 3 gün 3 kuşak Trakya TOG Atak


“Güneşin ilk ışıklarını görmek umuduyla pencereye doğru yaklaştı.

Yüzündeki aydnlıktan güneşin doğduğu anlaşılıyordu ve sabah güneşinin hiçbir zaman anlamadığı, belki de anlamaya çalışmadığı, verdiği yüksek enerjiyl e arkadaşlarına döndü: ”Atağın ilk günü başlıyor, güneş doğuyor ve katılımcılar  yollara düştü bile. Muhteşem bir atağa hazır mıyız ?” Bütün grup söz birliği etmiş gibi aynı anda bağırdı; ”Hazırız.!!” Grupta hafif bir gülümseme oldu. Beklenen an gelmişti, insan hakları üzerine bu kadar kafa  patlatmak, yeni projeler, uygulamalar yazmak ve onların uygulanması için gerekli tüm adımları atmak yorucu fakat yoruculuğundan fazla oranda zevkliydi..

Günlerdir, haftalardır hazırlandıkları atağın ilk gününün ilk katılımcısı belli olmuştu bile; Güneş. Güneş de atağa sıcaklığıyla renk katacak gibi görünüyordu. Ve TOGTRAKYA’da bir heyecan daha vardı bu atak için, ilklerin yaşandığı ”3gün 3kuşak”  için ” Atak Hikayecisi” de yollara düşmüş olmalıydı.

Ne dağlar ne de aradaki mesafe ” Atak Hikayecisini ” yıldıramazdı ve o yola çıktığı andan itibaren togtrakya için ”3 gün 3 kuşak ” atağının hikayesini yazmaya başlamıştı bile… “ 
 

Katılımcıların bir kısmı

Katılımcıların bir kısmı

 
Diye başladı ilk atak hikayecisinin hikayesi.. Ve yola koyulmuştu aslında çok
önceden yüreğinin derinlerinde, bu yola girdiğinde..

Pek fazla hayal kurardı, belki de en iyi yaptığı şeyin hayal kurmak olduğunun farkında olarak. Çok kez
düşündü yüreğinin bi yerlerinde devinen, sürekli değişen onunla birlikte
olgunlaşanları yazmayı, kimbilir belki bir kitap bile olabilirdi her biri
anlamlıca ardarda dizilse.. Ancak çokça nefes almayı, ivmesini artırıp koşmayı
yeğledi çünkü dünya hızla kirleniyordu.. Başkaları da hikayeci gibi yapmayı
seçmişti dünya kirliliğinin önüne setler çekmek için. Onlar medeniyetin kök saldığı yerde yaşayan Toplum
Gönüllüleri’ydiler. Kendilerine TogTrakya diyolardı, biz de onları bu şekilde
tanıyorduk zira, muhtemelen roman çocukları da onları ailelerinde
ayırmıyorlardı, kimileri de daha farklı farklı sıfatlar yakıştırıyordu belki
de, benim bildiğimse 5 yıldır çok güzel işler yaptıklarıydı..
 

———- o ———-
 

29 Nisan 2008 itibariyle ilk TOG ATAK hikayecisi olduğumu öğrendim. Daha önceden
hiç yapmadığım bir şeyi yapacağım için hem heyecanlıydım hem de korkuyordum.
(Deneyimsel öğrenme zırvalığı burda da tam karşımdaydı J) Ertesi gün yola çıktım, 1 Mayıs’ta İstanbul’daydım.
İnsan Hakları temalı bir Atak için yola çıkmışken 1 Mayıs’ta İstanbul’da
bulunmak hoş bir tesadüftü (!). Birileri günlerce tüm iletişim araçlarını
kullanarak bangır bangır ey vatandaş toplanma hakkınızı ellerinizden alıyorum
dedi, dinledik sadece.. O tarih gelmişti, yollar kapalı ulaşım araçları felç,
kör topal bir toplum vardı elimizde ya da engelli olan başkaları mıydı?!

Hava güneşin ışıklarıyla donanmış, bulutlar parça parça
pamuk şekeri gibi sallanıyordu gökyüzünde.. Edirne otobüsüne bindim, yorgunluk
ve uykusuzluk bir yandan, sıcak bir yandan eriyip yapıştım koltuğa. Hafiften
bir müzik dinleyerek uyumak cazip geldi o an için, kulaklığı taktım kulaklarıma
ve yine hayallere dalarak bi süre veda ettim dünyaya..

———- o ———-
 

Gözlerimi açtığımda Edirne Otogarı’ndaydım, minibüsle şehrin içlerine doğru yol aldım,
beni Esin karşıladı. Kahvaltımızı dost sohbetiyle yaptık, bolca gülerek..

Atak yaklaştıkça heyecan da katlanıyordu, ve yine hayal
kurmaya başlıyordum; şimdi farklı şehirlerden Edirne’ye akan gönüller neredeler
acaba? Belki onlar da hayal kuruyolardır, yarın hakkında.. Ve muhtemelen bir
çoğu geride bıraktıklarını düşünüyor, bazıları da bir şeylerden kaçarak
geliyordur aynı dilden konuştuğu gönüllü dostlarına yüreklerini açmaya.. Ama
hepsi taze heyecanlar ve kararlılık getiriyordur..

Kahvaltımızı tamamladıktan sonra organizasyon ekibinden
Erman’ın evinde toplandık, eksik gedik ne varsa paylaştı ekip ve son toplantıya
kadar kaynak arayışındaydık.. Son toplantıdan önce hepberaber yemek yedik
şehrin merkezinde.

Bu kez de Uğur’un evinde toplandık güneş veda ederken
gözlerimize yavaş yavaş 30-32 kişilik kalabalık bir ekip üzerinden geçiyordu
programın, aman ha yanlış yapmayalım diye düşünerek. Motivasyonumuzu
yitirdiğimiz anda birileri uyarıyor ve toparlanıyorduk, herkes yorgun ve
yoğundu çünkü dolu dolu sorumluluklar vardı ceplerimizde, her zihin ayrı yerden
düşünüyordu; ya otobüsler zamanında gelmezse? Atölyeler tamam mıydı ? karşılama
ekibi ne yapacağını tam olarak biliyor muydu ?…. Karamsarlığa düştüğümüz anda
Serkan sesini yükseltip “ arkadaşlar biz kocaman bir inançla çıktık bu yola,
başaracağız!” diyordu. Yer yer bağrışmalar yükseliyordu odanın içinde, açıklamalar,
kahkahalar.. Öyle yorgundum ki, vücuduma hakim olamayacak kadar, “şii hikayeci
kalk git bi odaya yat” sesiyle uyandım.. Vakit ilerledikçe, atak yaklaşıyor en
ince ayrıntılar hesaplanıyordu..

Akşam olduğunda birkaç kişi ulaşmıştı bile Edirne’ye. Önce Pelin geldi İstanbul’dan ekurisi
olmadan, bolca kahkaha getirdi yanında güleç yüzüyle.. Sonra yine İstanbul’dan
Serdar, Çağlar, Seval geldi ve Burcu Mersin’den.. 17 saat yolculuğun ardından,
ancak yüzünden gülümseme eksik olmuyordu ve on, yüz, bin, milyon gamze, hem
sadece gamzelerini değil, samimiyetini ve arkadaşlığını da getirmişti..

O gece bol kahkahayla geçti, Emre’nin ingilizce pratikleri
ve girişimcilik özel ödülüne sunmayı düşündüğü icatlarla.. 
 

———- o ———-
 

Edirne otogarı 2 Mayıs sabahı bambaşkaydı… Beyaz
tişörtleriyle, renkli mizaçlarıyla onlar vardı çünkü. Duvar kenarında bankta
oturan yaşlı amca onları izledi uzunca, şakalaşmalarını, hayat dolu
gülüşmelerini… Belki de son otobüs biletini aldığını düşünüyordu ama öylesine mutlu
oldu ki onları izlerken, 2. hatta 3. bilete randevu almıştı bile hayattan..

O şakalaşmalar sırasında katılımcıları karşılamak üzere
kurulan masalardan biri çatadanak kırılmasın mı! Saygın biraz olayın verdiği
heyecan, biraz da durumu toparlama hissiyatıyla “ masa kırarız ama kalp
kırmayız biz” diyerek gülmeye başladı, ekip de ardından.. J
 

———- o ———-

 
Otogardan otele gönüllü akını başlamıştı, otele gelenlerin kimisi tanıdık yüzler
gördükçe, kimisi de tanıdık tişörtleri giyinen ama ilk defa karşılaştıkları
kişileri görünce yorgunluklarını uykusuzluklarını kahkahalarla boşaltıp
atıyorlardı üzerlerinden. Ev sahipleri de misafirler de heyecanlıydı, tüm
katılımcılar toplandıktan sonra, yavaştan Edirne içlerine doğru yola koyulduk.

Şükrüpaşa’ya gitmek üzere otobüslere doluştuk, o andan itibaren yeni arkadaşlıklar
filizleniyor ekip kaynaşıyordu. Ben de bir kısmını tanıdığım TogTrakya ekibine
daha da ısınıyordum. Bu süreçte bir şey dikkatimi çekti, ne ilginçtir ki hiçbir
TogTrakya gönüllüsü espri yapamıyordu (!) J

Zamanla kaçar oldum bahsi geçen arkadaşlardan malum sebepten. Ancak birkaç saat sonra
yaşamak durumunda kalacağım olay TogTrakya’ya iliştirdiğim bu etiket yüzünden
yüzümün kızarmasına neden olacaktı.

Edirne gezisi güzergahında yolumuz Makedonya saat kulesine düştüğünde, kuleyi koruyan ve
rehberlik yapan amca bizi tarih sözlü sınavına tuttu, ortalama bir notla oradan
ayrılacağımızı düşünürken rehber amca “son soruyu bilseydiniz size altını
hediye edecektim, bilemediniz ama olsun üstünü veririm” dedi. O an anladım ki
Edirne örgütlenmesinde değil problem.. J

———- o ———-

 
Şükrüpaşa’ya vardığımızda kocaman bir çember oluşturduk. Çemberin ortasına geçen Atak
Koordinatörü Recep Afrika yerlilerinden veciz sözleri peşpeşe sıralıyordu…
Aklımda kalan tek şey “Pakito” idi, Recepçe’de “Harekete geç!” anlamına
geliyordu. Afrikalı yerliler güneşe yönelip bu sözü söylerlermiş..

HAREKETE GEÇ!     Bizler de öyle yaptık..

Gezi sürprizi açığa çıkmasın diye organizasyon ekibinin Edirnesporlu Şükrü diye
kodladıkları yeri gezdik önce, bulunduğumuz yerden hem Yunanistan hem de
Bulgaristan görülebiliyormuş. Ama ben hiçbirinin ayırt edemedim, çünkü her yer
mavi yeşil dünyaydı haritalarda gördüğümüz saçma sınırlar seçilemiyordu..

———- o ———-

Şükrüpaşa’dan sonra Selimiye Camii, Beyazıt Külliyesi, Alipaşa Çarşısı, Makedonya Saat Kulesi
gibi tarihi mekanları adım adım gezindik ellerimize verilen pusulaları çözerek,
çevredeki insanların yönlendirmeleriyle.

Akşamüstü, herbirmizin atölyelere katılmak vakti gelmişti. İnsan Hakları üzerine kafa
yoracaktık; insan, hak, yurttaş, mülteci, göçmen… ne demekti? Oysa çok sıkça
kullanırdık bu kelimeleri. Herkes aynı şeyleri mi anlıyordu bu kavramları
farklı cümleler içinde de kullandığımızda..

Çokça düşündük.. Yorulduk.. Ve yine Recep
ayağa kalktı, bilindik şeylerden bahsedecek diye düşündüm. Fakat söyleyecekleri
dünyayı değiştirmeyecekse de dünyamı değiştirecekti.

“Yarın bir ülkeye yolculuk yapacağız.. Mucacho Wababa’ya.. Bilinmezliğe yol alacağız…”

———- o ———-

 
Cumartesi sabahı güneş tüm cömertliğiyle sıcaklığını saçıyordu tepemizden, yaşanacak
güzellikleri gözler önüne sermek için de ışığını..

Belki de bilinmezliğe yol almak ilk defa bu kadar keyifli oluyordu, yüreklerdi
heyecan ve metanet bilinir kılmak içindi ya da bilinmezlikleri, bilinmez..

Kahvaltı salonuna indiğimde şen sohbetlerle dolup taşıyordular, gözlerdeki istek
iştahımı açmıştı J onlar Toplum Gönüllüleriydi, “umut” her sözlerinin eş anlamıydı çünkü..

Her masayı, her yüzü, her gözü, gözlerdeki her parıltıyı izliyordum yazmak için,
yazabilmek için anlamak gerekiyordu önce. Ayrıntılarla yaşamak hayatı, daha
keyifli inanın ve iki adım ötesine kadar yaşamaya çalışmak.

Tabağımdaki bal arıları getirdi aklıma kimbilir o yüz gram bal için kaç arı uçtu onlarca
kilometreyi? Şimdi öldürmek mümkün müydü odama davetsizce giren bir arıyı
terliğin altıyla? Napoliten bir kahvaltıdan sonra yine düştük yollara, Tunca
mevkiinde Beyazıt Külliyesi’nden biraz ötedeydi kaçak-göçmen barınma evi..

Birkaç gündür hakkında duyduklarımızla zihinlerimizde canlandırdığımızdan daha kötü
durumda olması morallerimizi bozdu barınma evindeki ilk dakikalarımız. Ancak
hayatın kenarında konuçlandırdığımız yere göre moral bozup ağlamak hatta
küfretmek değildi duruşumuz. Yüreklerimiz umut doluydu hep, denizler ne kadar
dalgalı olursa olsundu, yeterdi rüzgarımız.. Başka bir dünya mümkündü çünkü
içinde hiç “gitmek” olmayan, aslında kalınca bir çizgiyle “değiştirmek”
(dönüştürmek) olan bir cümleydi yazdığımız, okuduğumuz, evet! Başka bir dünya
mümkündü.. Yine Recep’i merkezimiz kabul ederek bir çember oluşturduk,
yapılması gereken işleri dinledik vee.. PAKİTO ! (harekete geç)

Deponun düzenlenmesi gerekiyordu, barınma evinin binalarından birinin dış cephesi ve iç
duvarları boyanacaktı, temizlenecekti, bahçe düzenlemesi de şarttı bir çok
göçmenin sadece pencereden görebildiği bahçe daha renkli olsa ne güzel olurdu..

Hemen ekiplere ayrıldı 3 gün 3 kuşak TRAKYA TOG ATAK katılımcıları. Muhtemelen ilk
defa fırça tutanlar olacaktı, ilk defa ağaç dikenler, çiçek dikenler.. Giydik
“mavi” TOG tişörtlerimizi çalıştık gülerek, eğlenerek..

———- o ———-

Trakya ekibinden Erman ile sohbet ettik dinlenmek için verdiğimiz araların birinde.
Neden orada olduğumuzu anlattı bana, insan hakları üzerine bir çalışma yapmak
istiyorlarmış, barınma evi için bir şeyler yapmak Recep ile laflarken sabahın
köründe akıllarına gelmiş, ekiple paylaşılmış ve karar verilmiş. Yanlış kalıp
yargıları yıkmak, en azından bir grup insanın sözlüğünde kaçak, göçmen,
mülteci.. vs. kavramlarının doğru karşılıklarının olmasını sağlamak için yola
çıkmış o günden sonra ekip. Sohbet bir ağacın altında giderek demlenirken,
Erman yaptıklarını paylaştı benimle; …“demir korkulukların arka taraflarını
yani göçmenlerin gördükleri tarafı daha iyi boyamaya dikkat ettim.”…

Ama ne mümkündü, parmaklıkların önündeki havayı solumakla arkasındaki havayı
solumak çok farklıydı.. Zaten dert herkesin kendi gözleriyle gördükleri
dünyalarını güzelleştirme çabası değil miydi farklı algıları, ihlalleri doğuran..

———- o ———-

O gün bir rüyaydı hem katılımcılar hem de göçmenler için, göçmen kadınlar bizim
çalışmamız sayesinde dışarda daha çok kalabildiler mesela, bu süreçte onlarla
sohbet etme imkanım da oldu. Gürcistan’dan Türkiye’ye gelen burdan da
Yunanistan’a kaçmak isteyen birkaç kadın vardı. Dertleri yoksulluktan kaçmaktı,
para kazanıp önce borçlarını kapatıp sonra çocukları için daha iyi bir gelecek
sağlayacaklardı. Gürcü göçmenlerin en tecrübelisi Leyla idi, bu yedinci
denemesiydi, daha önce bir çok avrupa ülkesinde yakalanmıştı ve tekrar tekrar
denemişti. Biz ordan ayrılırken şöyle dedi;” yine geleceğim Türkiye’ye ama
başka bir ülkeye kaçmayacağım, burda yaşayacağım çünkü siz Türkler çok iyi
insanlarsınız bugün yaşadım bunu..”

———- o ———-

3 gün 3 kuşak TRAKYA TOG Atak bir ilkti,
her saniyesiyle.. Temennim sınırların olmadığı bir dünya, artık ihtiyacımız
olmaz belki o zaman müşterek olan topraklara kapılar koymaya..

Eminim
efsanevi o 3 günü tadan tüm Toplum Gönüllüleri hak savunuculuğu yapmaya
başlayacak, başlayanlar devam edecekler. Eminim hikayelerde kalmayacak
temenniler ve mümkün olacak düşlediğimiz başka bir dünya..

Artık hikayeyi okudun ve sen de bir parçasısın bu mücadelenin ! Durma, o zaman PAKİTO!

Ali KARAKAŞ

3 gün 3 kuşak Trakya TOG ATAK Hikayecisi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s